by

En beklemediğimiz Beklenen Depremler ve Deniz Kabuğundan Evler

Ben son depremi duymadım, Şu Merkez üssü Karaburun ile Midilli arasında olan hani. İzmir’deki akrabalara, dostlara bir geçmiş olsun dedik, ertesi günü de unuttuk her zamanki gibi. Halbuki 1999 depremi sonrasında resmen sismograf gibi olmuştum. Yaprak kımıldasa 4. 2,  3.5 anında kaç şiddetinde olduğunu söyleyebiliyordum.

1999 Depremi olduğunda daha yeni yatmıştım, uyumamıştım da. Uzunca bir süre salladığımızı, ailecek kalkıp aşağıya inmeden önce ( O zamanlar 6. katta oturuyorduk ) gazı kapattığımı, oğlan için yanıma su aldığımı, arabanın anahtarını almam gerekirken bir gün önce evlenme yıldönümümüzde Hüsam’ın hediye ettiği saati ve  aldığım parfümü çantama attığımı, ( şaşkınlıktan mı , kokoşluktan mı bilemiyorum artık ) merdivenlerden inip apartmanın karşısındaki sahaya gittikten sonra herkesin şaşkın şaşkın ne olduğunu anlamaya çalışmasını,  artçılardan korkup çok yakında oturan anneme gidene kadar annemin ve anneannemin komşularla Carrefour’daki açık alana gitmesini anımsıyorum. Elektrik de olmadığından insanı korkutup, nefesini kesecek bir gökyüzü vardı, yıldızlar ışıl ışıldı.  İki gün önce annemin balkonundan inanılmaz bir yoğunlukta uçan kuş sürülerini görüp “Deprem mi olacak acaba” diye konuşmamızı da anımsıyorum. Hala yok öyle şey denilen, bir de güneş tutulması olmuştu, sanırım  11 Ağustos’ta. Buna da ayrı gıcık oluyorum, ne zaman güneş tutulsa ardından bir yerlerde deprem oluyor, hala bir ilgisi yok diye inat ediyor insanlar. Yılana karıncaya bakmayın, yok tutulmaya aldırmayın. E  peki kardeşim sen ne buldun bilimsel olarak depremi haber verecek ?  Onu bilemeyiz, evleri sağlam yapın. Yapalım tabii de, azıcık da gözümüzün kulağımızın açık olmasında ne yanlış var ? Depremden sonra bir arkadaşımın da kedisinin durmaksızın miyavlaması, depremi sezmesi konuşulmuştu. Ama kızın aklına deprem filan gelmediğinden kediye uyusun diye paracetamol vermiş. Neyse efendim, bir süre sonra haberler gelmeye başladı ve durumun vehameti ortaya çıktı. Babamın görevi dolayısıyla beş yıl kaldığı Adapazarı’ndan- ben Boğaziçi’nde yurtta kalıyordum o sıralar, haftasonları giderdim- ölüm haberleri, bir süre minik bir yazlığımızın olduğu Yalova, Aydın 4 Sitesinden komşuların ölüm haberleri gelmeye başladı. Yanında para olmadığı için taksiden beş dakika önce inen adamın hayatının kurtulduğu, “Bu gece bizde yatın” dediği halde yatmayıp evlerine giden annemin arkadaşının çocuğunun ve ailesinin ölüm haberi, kendinden çok genç karısı ve kızı ölürken ranzanın altına düşüp hayat üçgeni oluşan bölgede kalan , kalp ilacı da başucundan dibine düşen komşu amcanın  yaşaması, Aydınkent yakınlarındaki bazı sitelerin alt iki katlarının dümdüz olup bu katlardakilerin ölmesi , arkadaşlarımdan Hakan’ın annesi, kardeşi ve kardeşinin kocası ile küçük çocuklarının yeni taşındıkları apartmanın yıkılması sonucu ölmesi, Hüsam’ın yardım için bir çok malzemeyle deprem bölgesine gitmesi, pek çok arkadaşımın yardım için çabalaması unutmadıklarımdan. Kızı bizim apartmanda olan bir teyze aylarca apartmana giremeyip, kızı işten gelene kadar sokaklarda gezdiydi soğuk da olsa. Biz depremzede olmadığımız halde aylar sonra İskoçya’ya gittiğimizde kesintisiz bir uyku uyuduğumu anımsıyorum. Düzce depreminde o sersemlikle Burak’ı tuvaletten çıkarıp dolaba sokmuşum, hala anlatır. O zamandan beri arabamda deprem çantası taşırım, uzun süre yatağın yakının da su bulundurup ayakkabılarımızı yatak odasında tutmuştuk. Panikle dışarı karısının geceliğiyle çıkan paşanın öyküsünü de anlatmışlardı. Adapazarı’nda yıkılan otelde herkes aşağı kaçarken otelde bulunan bir kaç Japon yukarı doğru kaçmış, kurtulmuşlardı. Otel sahibinin karısı deprem esnasında Mavi Yolculuktaymış. Depremi duyunca “Otel çok sağlam, her yer yıkılır, otel ayakta kalır.” demiş. Fay hattının üstündeki otelde kocası dahil pek çok kişi ölmüş halbuki bunları söylediğinde.  Ben öğretmenken  çoğu kez Sivil Savunma Kolu öğretmeni oldum. Çocuklara deprem olursa ne yapacaklarını, bir buluşma mekanı belirlemelerinin, deprem çantası hazırlamalarının önemini anlattım durdum. Okulda tatbikatlar da yaptık tabii. Ama hep içimden büyük çocukların koşuştururken küçükleri ezeceği, ilk önce inmesi gereken küçük çocukları beklemeyecekleri, görevli öğretmenlerin çocukları beklemek yerine kendi ailelerinin akibetini düşünüp okuldan ayrılacakları gibi düşünceler geçti durdu. Deprem hele de İstanbul’da olursa yolların durumu, talan, sonrasında oluşacak kargaşa düşünülmeyecek gibi değil. İstanbulluya İstanbul’dan değil, İstanbul dışından yardım gerekiyor. Okullar sözde sağlamlaştırıldı. Ama inşaat mühendisi olan kayınbiraderim sağlamlaştırma diye bir şeyin olamayacağını, binaları yıkıp olması gerektiği gibi yeniden yapmak gerektiğini söylemişti. Şimdilerde İstanbul yıkılıp yeniden yapılıyor. Ama deprem yönetmeliklerine uyuluyor mu, yoksa her zaman olduğu gibi rüşvet , kayırma, yolsuzluk mu işliyor emin olamıyorum.

İşte bu son deprem bana tüm bunları anımsatmışken bugün 1999 depremi ile ilgili bir kitap okudum. Deniz Kabuğundan Evler . Depremde Yalova Karamankent’teki yazlıklarında 19 yaşındaki kız kardeşi Aslı’yı kaybeden Avukat Nurhan Atalay’ın İş Bankası Yayınlarından çıkan kitabı. Kendisi Hukuk Fakültesi son sınıftayken İzmit’de yaşadığı depremde evlerinin yıkılmaması sayesinde kurtulmuş babasıyla.   Annesi ve yeğeni Yalova’daki yazlıktan  enkaz altından sağ çıkmış, ama kız kardeşini kurtaramamışlar. Nurhan Atalay kızkardeşini, onunla olan ilişkilerini, kardeşinin genç öleceğiyle ilgili söylediklerini ve hayatını ona göre yaşadığını, kontrollü bir hayat yaşayan kendisinin geçmişte kızkardeşiyle yapamadıkları ile ilgili pişmanlıklarını duygusal ve temiz bir Türkçeyle anlatmış. Kitabı biraz önce gözyaşları içinde bitirdim. Deprem esnasında yaşananlar, sonrasında babasıyla Yalova’ya ulaşmaları, dümdüz olmuş katlarının başında çaresiz beklemeleri. Yardım edenler, Tiyatro izler gibi izleyenler, devlet dururken, genelde devlet dışından gelen bireysel yardımlar, çadırkentler, gencecik bir kaybın verdiği elem, hepsi içtenlikle aktarılmış. Kitaptan küçük bir parça yazayım :

“Enkazın etrafından dolanıp ön cepheye yöneldim, denizi izlediğim ön balkona… Çimenler ıslak ıslaktı, su basmış gibiydi. Bu denizin suyu muydu, yoksa yıkılan binada patlayan su borularından akan su muydu anlayamamıştım. Ön tarafa geldiğimde ne balkon, ne de bizim eve ait bir iz bulabildim. Dairemizin nerede olduğunu, ne tarafa sesleneceğimi bile bilemedim. Koskoca bir kat, otuz beş santimetre boyunda bir beton yığını olmuştu. Ne bir delik, ne de bir hava boşluğu vardı. Balkon olması gereken yerde değildi. Balkon diye bir şey yoktu. nereye bağıracaktım ki ? ”

…” Şimdi içim paramparça. Kavgalarımız ne de anlamsızmış, didişmelerimiz ne saçma, bağırışmalarımız ne kadar uzakta kaldı. Hiçbir işe yaramayan boş gürültüler. Biliyorum hep benden kaynaklanıyordu. Düzenci halimden, koyduğumu koyduğum yerde bulmak isteğimden, eşyalarıma karşı aşırı titizlik takıntımdan, hiç bir eşyamın yıpranmaması, eskimemesi ve karıştırılmaması saplantımdan kaynaklanıyordu her sorun. Ne olurdu hayata karşı daha geniş olabilseydim ? ”

… “Şimdi burada olsan acaba ne giyerdin , nasıl yapardın saçlarını ? Saç rengini değiştirir miydin ? Ya da şu giyinme tarzını ? <saçlarını uzatır mıydın acaba ? hala o irili ufaklı renkli tokaları takar mıydın ?Yakıştırır mıydın her şeyi kendine eskisi gibi ? Görmek bilmek istiyorum.”

” İstanbul’a gezmeye geldiğin gün, ” Sınavlarım var, çok yoğunum, dışarı çıkamam, seni gezdiremem deyip, Eminönü’nde indiğin Harem vapuruna seni tekrar bindirip İzmit’e göndermeseydim keşke . Yapar mıydım hiç? Anların anını yaşamak ne kadar da değerliymiş. Ders, ödev, sınav gözlerimin önüne inen o parçalanası soğuk perdeler olmasaymış keşke .”

 

Nurhan Atalay Çadırkent’lerde yaşadıklarını da anlatmış. Ama en önemlisi avukat olduktan sonra aldığı ilk davanın kızkardeşinin davası olması. Duvarlarında deniz kabukları olan, deniz kumundan evler yapan müteahhitin ( M.K)  ve diğer müteahhitlerin yargının elinden nasıl kurtulduğunu da okuyunca daha da kötü oluyorsunuz. 17 Ağustos 1999 ve 12 Kasım 1999 depremlerinde çöken binaların müteahhitleri ve teknik sorumlularına 2100 dava açılmış. Bu davalardan 1800’ü af nedeniyle cezasız sonuçlanmış. 110’unda sanıklara verilen cezalar ertelenmiş. Bunun dışında kalan davalar ise 16 Şubat 2007 tarihinde yedi buçuk yıllık zamanaşımı süresi dolduğu için düşmüş. Yıkım kararı hakkındaki davayı sonuçlandırsa da müteahhitler için adaleti işletememiş Nurhan Atalay. En kötüsü de enkaz içinde hala canlı kişiler varken aynı binanın 3. katında oturan bir başka müteahhitin evin içine girip parasını pulunu malını toplamaya çalışması. ( T. C) Atalay bu müteahhit için de şöyle demiş :

” Adını yıllar sonra o ünlü arama motoruna yazdım. Depremden sonra polisten kaçtığını, uzun süre yakalanamadığını, sonra hapse girip hemen çıktığını, halen inşaat işiyle uğraştığını, Çınarcık’ta da yüzlerce kişiyi öldürdüğünü ve 17 Ağustos Depremi’ni açıklayan ansiklopedilerde bile isminin girdiğini gördüm. Sağ olsun devlet bir tek madalya takmamıştı ona! Depremden sonra bile aynı mesleği icra edebilmesi ” Pes” dedirtiyor, ardından da koca bir “Yuh!”

Başımıza ne geliyorsa bu balık hafızalığımız yüzünden geliyor aslında ve maalesef kötü niyetli insanlarımız da çok. Atalay kitabının gelirini üniversitede  okumak isteyen ya da okuyan kız çocuklarına bağışlayacağını da açıklamış.

 

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *