by

Star Trek’ten Fringe’e, Siyah Beyaz Filmlerden Kore Dizilerine

Cartwrightfamily
Bonanza / Adam -Küçük Joe -Ben ve Hoss Cartwright

 

Biz siyah beyaz, tek kanallı televizyonda bayrak çekilinceye kadar her şeyi seyretmeye alışmış bir neslin çocuklarıyız. Biz aynı zamanda siyah beyaz filmleri çocuk ve kadın matinelerinde, yazlık sinemalarda  çiğdem çitleyip, frigo, gazoz eşliğinde seyretmişizdir. O yüzden film ya da dizi seyretme alışkanlıklarımız şimdiki nesle oldukça  tuhaf gelebilir. Dördüncü sınıflara derse girdiğim bir gün çocukluğumda televizyonun siyah beyaz olduğunu söylediğimde veletlerden biri, ” Öğretmenim, sizin zamanınızda dinozorlar da var mıydı?” diye sormuştu. ” “Oğlum biz kendimiz dinozor sayılırız! ” dediğimi gayet net anımsıyorum.

Bizim eve televizyon girmesi Kıbrıs Barış Harekatı zamanına rastlar. Televizyon gelecek dizi seyredeceğim diye çok mutluydum.  Televizyonun gelip kurulduğu günün ertesi günü harekat başlayıp, temcit pilavı gibi her dakika Hasan Mutlucan’dan kahramanlık türküleri dinlemek durumunda kalmamız  beni resmen ifrit etmişti. Tabii televizyon öncesi, telesafirlik yapmışlığımız da çok olmuştur. O zamanlar televizyon seyretmeye gelen misafirlere ikramda kusur edilmezdi. Kaynanalar gibi çok izlenen dizi günleri  çoğu televizyonlu evin salonu dolar, çoluk çocuk yerlere oturup, ikram edilen kuruyemiş, çay, meyve  eşliğinde ağız tadıyla dizi seyredilirdi. Her akşam her akşam başkasının evine televizyon seyretmeye gitmek ne bizi, ne de ev sahibini rahatsız ediyormuş demek. O zamanlar hep birlikte yaşanırdı.

Ortaokulda okuduğum o zamanlar iki favori dizim vardı. İlki Bonanza, ikincisi de Uzay Yolu. Bonanza’yı Küçük Joe için izlediğimi itiraf etmeliyim. Babam da kovboy filmi severdi. O yüzden bizim evde John Wayne önemli bir kişilikti. Babamla Tom Braks merakımızı da söylemeden geçemeyeceğim. O da ne ? diyen gençler için;  Tom Braks yanında Tonton ve Baron ile gezen, kıvırcık, kızıl saçlı bir çizgi roman kahramanıydı. Çantasında taşıdığı balmumuyla başkalarının kılığına girer,  ekürisi Tonton ” Hay bin köfte” nidalarıyla ona eşlik ederdi. Baron biraz aristokrat  gözükürdü. Tommiks, Teksas, Swing filan da okurduk, ama bizim adamımız Tom Braks’tı. Çizgi romanları başka bir yazının konusu yapmak gereğini söyleyerek, ilk aşkım Küçük Joe’ya dönelim. Her pazar Bonanza’yı izleyip, Pazartesi günü okulda en yakın arkadaşımla didik didik ederdik diziyi resmen. Michael Landon sonraları Küçük Ev’in babası rolünü de üstlendi, ama benim için sanırım hep “Küçük Joe” olarak kaldı. Şimdilerde gençler çok şanslı, dizi oyuncuları da şanssız mı demeli, bilemiyorum.  Artık hayranlar  sevdikleri oyuncuya bir tık uzakta, Twitter, Instagram, Facebook gibi sosyal medya mecralarından çoğu kez onlara doğrudan ulaşabiliyor, hatta kavga bile edebiliyorlar. Kiminle çıkması gerektiği konusunda fikir yürütüyor, sevgililerine saldırıyor, dizi hakkında anında yorumda bulunuyorlar. Biz ise sevdiğimiz oyuncunun bir fotoğrafına ulaşmışsak, onu kesip defterimize ya da duvarımıza yapıştırır mal mal suratına bakmaktan başka bir şey yapamazdık. O zamanlar yazdığım günce defterinde Doktorlar, Kaygısızlar, Uzay 1999, Star Trek ve Bonanza dizilerinin kahramanlarının fotoğrafları altlarına yaptığım yorumlarla birlikte hala duruyor.

Uzay Yolu ise bilimkurgu sevgimin ilk kült dizisidir. Hala serinin filmlerine rastladığımda seyretmeden duramam. Kız kardeşimle Kaptan Kirk ne kadar gençmiş, teknoloji ne kadar ilkel ama senaryo ne denli esaslı, bak burada ırkçılığa karşı çıkıyor, burada aslında şu ders var  filan diye konuşur dururuz. Bu diziden sonra daha pek çok bilimkurgu dizileri de oldu. Şimdilerde parasını verirseniz, bilimkurgu kanalı bile seyredebiliyorsunuz.

Star-Trek1
Star Trek

 

Biz televizyon aptal kutusu, seyretmeyip kitap okuyun zamanlarını da atlattık. Zamanla kanallar arttı, seçenekler çoğaldı gibi gözükse de sanırım seyrettiklerim, benim açımdan  o ilk zamanların tutkusunu geri getirmedi.  Ara sıra çok heyecanlandığım bazı diziler çıkmıyor değil. Lost ve Fringe bu dizilerden ikisi. Üstelik Lost’u başlarda televizyondan da izlemedim. Artık dizilerin çoğunu internetten indirip izliyor gibiyiz. Özellikle de Türkiye’de henüz gösterilmeyenleri. Üstelik televizyonlarda dakikalarca süren reklam aralarını atlayarak izlemek de işin avantajı.

Benim tutkun olduğum dizi türlerinden biri de tıp ve doktorlarla ilgili olanlardır. Hipokondriyak eğilimli bir insan olarak bu tür dizileri kaçırmam beklenemez. Son zamanlarda en severek izlediğim de Dr House olmuştu, bitmesi beni üzdü. Dizi bittikten sonra 24 saat acaba bu hastalık bende var mı, diye düşünüp endişelenirim, ama bir sonraki bölümü izlemeden de duramam. Ghost Whisperer, Angel, Buffy The Vampire Slayer, Dr Who gibi fantastik dizilere de takılıyorum. Polisiye dizi tutkum pek yoksa da evdekilerin izlediği bir kaç tanesini onlar yüzünden izledim. Açıkcası dizinin içinde şiddet , işkence oldu mu gözlerimi kapar , seyredemem. Bizim dizilerdeki aksiyonlar, tecavüzler de son zamanlarda iyice sinirimi bozmaya başladığından artık farklı seçenekler aramak zorunda kaldım. Bir dizi karakteri dizi boyunca 3 kez kaçırılıp, yedi kez saldırıya uğruyorsa, dizideki en az iki kadına dizi boyunca mutlaka tecavüz ediliyorsa ve dizi baştan sona yanlış anlaşılmalarla doluysa o dizide en sevdiğim oyuncu da olsa seyredemiyorum.

David-Tennant-and-Billie-Piper-Returning-for-Doctor-Who-50th
Dr Who / David Tennant

Geçtiğimiz yıl seyrettiğim ergen dizilerinden birinin bir Güney Kore dizisinden apartma olduğunu duyunca “Dur, şuna bir bakayım! ” dedim. Pek çok kişide olduğu gibi , bakış o bakış oldu.  Lost dizisindeki Koreli çiftin konuşma tarzı hep ilgimi çekmişti. O vurgular o iniş çıkış. Taa o zamanlar acaba Korece mi öğrenmeli diye düşündüğümü anımsıyorum. Dizileri seyretmeye başladığım hafta Korece’ye de başladım. Öyle tuhaf bir histi ki, sanki aslında bildiğim, ama uzun zamandır kullanmadığım için unuttum sandığım bir dili yeniden anımsıyormuşum gibi.

Kore dizilerine gelince, ilk önce şunu söylemeliyim ki, orijinal sandığımız bir çok Türk dizisi sahnesi birebir Güney Kore dizilerinden alınma. İkinci olarak Kore dizisi seyretmeye başlayınca bizim dizilerden kurtuldum, çok memnunum. Diziler genellikle 16 taş çatlasa 24 bölüm. Bir iki günde seyredip bitiriliyor. Adamlar klişenin dibine vurmuş. Dizilerde olmazsa olmaz bazı sahneler var. Ama bunlar beni güldürüyor. Hatta o sahne ne zaman gelecek diye merakla bekliyorum bile. Kızın sarhoş olup, çocuğun onu sırtında taşıma sahnesi, ki burada kızın aşkını itiraf etme olasılığı yüksektir,  çocuğun kıza arkadan sarılması, ebeveynlerin özellikle de cadı annelerin çifte karşı çıkmaları, çiftlerden birinin  otobüse binip uzaklara bakması, Jeju adasına tatil, çiftlerden birinin başını diğerinin omzuna yaslaması, karaoke sahnesi, her fırsatta yemek yemeleri- bu arada sizin geceyarısı  nerden ramen bulsam diye düşünmeniz- ,  takım elbiseli şirket sahiplerinin eve girince şıpıdık terliklerle dolaşmaları, annelerin eşek kadar kızları ya da oğullarını pataklamaları – uçan anne terliği onlarda da var yani – çocuğun kıza ayakkabısını giydirmesi- tabii bence The Way We Were’deki  Robert Redford’un ayakkabı bağlama sahnesinin yakınına ulaşmış değiller henüz- bromance sahneleri , ikinci , dürüst ve yakışıklı erkek kahramanın eli böğründe kalışı bunlardan bazıları. Haa bu arada bu dizilerin çoğunda  dizinin yarısı geçtikten sonra belki çocuk kızı öper, o an kız mutlaka gözlerini kapatır ve yalnızca dudaklar birbirine değer. Kore filmlerinin çoğunun seks ve şiddet içermesine karşın dizilerinin naifliği erken saatlerde olmaları ve gençlerin dizileri izliyor olmalarına bağlanır.

hyun
Secret Garden’dan Hyun Bin Ha ji Won back hug sahnesi

 

Çoğu dizinin müziği de tekrar tekrar dinlenecek kadar güzeldir.  Benim için çok hoş yürüyüş müzikleri oluyorlar. Çoğu zaman albüm bitsin diye fazladan yürüdüğüm bile oluyor. Zaten dizilerde oynayanların bir kısmı Hallyu starları, dolayısıyla dizi seyredeceğim derken bir bakmışsınız  Kpop’a geçiş yapmışsınız benim gibi. Ardından da Kore’ye gitme isteği, gittikten sonra bir daha ne zaman gideceğim düşüncesi, kalacağınız zamanı planlama gibi yeni aşamalar geliyor.

kdrama

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu diziler aslında bana eski siyah beyaz filmlerdeki naifliği anımsatıyor. Ben onlara da tutkundum. Çocukluğum bu filmleri izlemekle geçti. ikinci baskıyı ise evde çocuk baktığım dönemde akşamüstleri babamla çay içerken yaptım. Fakir kızın başında kalın bir kitapla yürümeyi öğrendiği sahneler, çocuk kahramanın ” Size baba/ anne diyebilir miyim? soruları, köylü kızının çirkin ördekten kuğuya dönüşmesi, araba çarpan kahramanın kör ya da topal olması, ikinci bir şokla gözlerinin açılması, körken ona bakıma gelen kadının sevgilisi olması, eğer esas kız gazoz içiyorsa içinde mutlaka uyuşturucu bulunması, esas kızla erkek olur da beraber olurlarsa, kızın mutlaka hamile kalması – altın vuruş – babanın eğer zengin ve fabrikatör ve iyi kalpliyse Hulusi Kentmen olması, Kore dizilerindeki kötü anne karşılığının Aliye Rona’da vücut bulması, Sadri Alışık Ayhan Işık bromance’ı her zaman hoşuma gitmiştir. Şimdi düşününce Zeynep Değirmencioğlu’nun, Ayşecik filminde  aç kalıp çöpten kuru ekmek bulduğu bir sahnede nasıl ağladığım geldi aklıma, ” Bu da mı gol değil hakim bey” gibi sahnelerde de salya sümük  çok ağlamışımdır.

bu da

Galiba bir yanım iyi bir senaryo eşliğinde iyi çekilmiş adam gibi dizileri seviyorken, bir yanım da klişelerle dolu, ama naif ve sevecen dizileri arıyor. E böyle olunca da Mr Spock ile Turist Ömer kolkola girebilir her zaman ve ben Person of Interest seyrederken “Annyeonghaseyo” deyip Hyun Bin’e göz kırpabilirim.

2 Comments


  1. // Reply

    Televizyon öncesi dönemde sinema seyirlerimiz yazlık ve kışlık sinemalarda olmak
    üzere farklılık gösterirdi. Babam sinemayı çok sevdiği için çocukluk yaşlarımın en zevkli eğlencelerindendi. Kışlık sinemalarda 3 film birden gösterilirdi. Frigo buz yenmezse olmazdı…
    Yazlık açıkhava sinemalarda yıldızların altında , aralarda kovalarda buzun içinde
    sade gazoz ve çiğdem çekirdeği eşliğinde seyrederdik.

    Anlattıklarınla geçmişi bir kez daha anımsadım. Eline sağlık…


    1. // Reply

      Ah o yazlık sinemalar, sinema dönüşü çok uykulu olduğum için babam kucağında eve taşırdı beni 🙂

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *